Tren, saat tam on birde, sanki kimseyi uyandırmak istemiyormuş gibi usulca kalktı Ankara Garı'ndan. Kompartımanda ikimiz vardık: ben ve karşı koltukta, kucağındaki eski deri çantaya iki eliyle sarılmış, pencereden dışarıyı seyreden bir kadın. Yetmişinde ya vardı ya yoktu. Işıklar şehri geride bırakırken cam, ikimizin de yansımasını aynı çerçeveye koydu ve galiba tanışmamız böyle oldu — önce yansımalarımız tanıştı.
"Çay ister misiniz?" dedi, çantasından gümüş kapaklı bir termos çıkararak. "Torunum doldurdu, tek başıma bitiremem."
Reddetmek isterdim; gece trenlerinde kurulan sohbetlerin nereye varacağı belli olmaz ve ben o gece kimseyle konuşmayacak kadar yorgundum. Ama termosun kapağını açtığında kompartımana yayılan koku — demli, tavşan kanı, içinde bir tutam da bergamot — itiraz edilebilecek bir koku değildi.
"Kayseri'ye mi?" diye sordum.
"Sonuna kadar," dedi. "Nereye gidiyorsa oraya."
İnsan bir yabancıya, en yakınına anlatamadıklarını anlatabilir. Çünkü yabancı, hikâyenin öncesini bilmez ve sonrasında olmayacaktır; yabancı, günah çıkarma hücresinin penceresidir. Kadın da bunu biliyor olmalıydı ki ikinci bardaktan sonra, sanki hava durumundan bahseder gibi başladı:
"Kırk altı yıl önce bu trenle kaçtım ben. Tersine ama — o zaman İstanbul'dan Ankara'ya."
Anlattı. Ben dinledim. Arada tren, uzun tünellere girdi ve kompartıman kendi uğultusuna gömüldü; kadın o karanlıklarda susmayı, ışığa çıkınca kaldığı yerden devam etmeyi bir kural gibi uyguladı. Sanki hikâyenin bazı cümleleri yalnızca karanlıkta düşünülebilir, yalnızca aydınlıkta söylenebilirdi.
"İnsan gençken cesareti kaçmakta arar, yaşlanınca dönmekte."
Bir adamı sevmişti; ailesi başkasına söz vermişti. Düğüne üç gün kala, üzerinde tek kat elbise, cebinde bir aylık dikiş parası, bu trenin — "bu trenin, evladım, ta kendisinin" — üçüncü mevki vagonuna binmişti. Adam Ankara'da bekliyordu. Beklememişti. Ya da beklemişti de o gece garda bulamamışlardı birbirlerini; bunu hiçbir zaman öğrenememişti. Kırk altı yıl, iki çocuk, bir emeklilik ve bir mezar taşı sonra — kocasınınki, iyi bir adamdı, başkasıydı ama iyi bir adamdı — geri dönüyordu işte. Aynı hatta, ters yönde.
"Onu bulmaya mı?" diye sordum. Sormamam gerekirdi belki.
Güldü. Yaşlı kadınların o her şeyi affeden gülüşüyle değil; genç kızların, planları olan gülüşüyle.
"Hayır," dedi. "Garı bulmaya. O gece durduğum yeri. Kırk altı yıldır o peronda duran on dokuz yaşında bir kız var, ona söyleyecek bir çift lafım var."
Sabaha karşı Kayseri'de indi. İnmeden önce termosun kalanını benim bardağıma boşalttı, çantasından bir mendil çıkarıp bardağın altına koydu — "tabaksız çay içilmez" — ve kapıda durup döndü:
"Sen de birine söyleyeceğini söylemeden bekletme, evladım. Peronlar birikiyor sonra."
Tren kalktı. Cebimde dört yıldır kayıtlı duran, hiç aranmamış bir numara vardı. Pencerede gün ağarıyordu. Numarayı buldum. Baktım. Sonra — belki çayın cesaretiyle, belki peronların korkusuyla — aradım.
Ama o başka bir hikâye; onu da başka bir gece treni anlatsın.